FİZİK kaidesine yakın bir gerçektir: Neyin üzerine çok abanırsan, abandığın şeyle birlikte düşersin. Korumaya kalktığımız şeyi sıktığımız için boğma ihtimalimiz çok yüksektir ve onca tecrübeye rağmen insanlık hâlâ sıkmakta ve boğmaktadır.
Bugün tartışmalı hale gelmiş bütün kurumlar/kavramlar aynı zamanda gayet ihtiyaç duyduğumuz şeyler. Onlara duyulan ihtiyacı istismar edenler kadar, bu kavramların referans değerlerine duydukları aşırı hassasiyetin ayarını yapamayanlar tarafından da zarar görmekteler...
Ordu içinde yer alan ve samimiyetle Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bekasını korumaktan başka bir derdi olmayan, bu yolda alınacak her türden cerrahi tedbirin altına imza atmaktan çekinmeyenleri düşünelim. "Ordu", hiç kuşkusuz bir ihtiyaca tekabül ediyor. Lakin "cumhuriyet"in ve "devrim" şartlarının korunup kollanmasına yönelik "muhafazakârlığın" bizi getirip bıraktığı nokta da ortada.
28 Şubat ile "update" edilen ve özünde Türkiye Cumhuriyeti'nin temel ilke ve esaslarını koruma-kollama saikinin yattığı zeminin bin yıl sürmesinı sağlamak için yapılıp edilenler misal; kime ve neye zarar vermiştir en çok? Cumhuriyetin temel ilkeleri adını verdiğiniz şeye değilse, neye? Hakeza orduyu en çok yıpratanın, onu yıpratmamak, ona laf getirmemek, onun onurunu ve şahsiyetini kollamak, kolaçan etmek için gösterilen aşırı korumacı tavır olduğunu görmüyor muyuz? Bugün bu ülkede küvetle beraber bebeğin de atılabileceğini mazur görme noktasına gelmiş olanlar varsa, bunun sorumlusu, içinde bebek var diye küvetin etrafına dikenli tel örenler ve o tellere yaklaşanı vuranlar değil midir?
"Din" adına dine yapılanları da aynı eksende değerlendirmek mümkün. Dinin temel referansları bellidir: Kuran ve Peygamber'in sünneti. Bu referansların süregiden yaşam içindeki karşılıklarını bulmaya çabalayanların yüzlerce yıl önce yaptıkları çıkarımları, o günün şartlarına uyan ama bugünün ihtiyaçlarına cevap vermeyen iyi niyetli önermelerini, "dini değerleri koruma-kollama adına" bugünün Müslüman'ına dikte ettirmeye çalıştığınızda o dini ısıtmayan eldivene, delikli şemsiyeye, bacasız şömineye dönüştürmüş olmuyor musunuz? Kanun gücünün asayişi sağlayacak ölçüde tekemmül etmediği, insanların develer üzerinde seyahat ettiği bir dönemde verilmiş olan kadınlara seyahat sınırlamasını, yerden yükseldiği anda 90 km'yi almış olan uçakların, MOBESE kameralarının ve güvenlik önlemlerinin zirveyi zorladığı bir çağa uyarladığınızda yaptığınız güvenliği sağlamak değil, dayatma yoluyla eşitsizlik yaratmak oluyor, misal.
Kadın demiştik, değil mi?
Varlığı üzerine sayısız tasavvur, kimlik ve siyaset inşa edilmiş olan kadın, öldüren ihtimamın en hatırı sayılır kurbanıdır. Modern yaşam stratejilerinin imajlar ve trendler üzerinden manipüle ettiği kadın istismara açık bir hale gelmiştir ama törelerin, âdetlerin ve cinsiyet politikalarının içine sızan erkekçil din yorumları da "kutsal aile" adına epey örselemiştir kadını. Hem de her defasında, "Kadınları severiz, saygı duyarız" diyerek. Sürekli ihtimam halindedirler.
Devletin, ailelerin ve sözde özgürlük savaşçılarının çok ihtimam edip özenle üzerine titrediği çocuklar var bir de.
Pilli bebeklere dönüştürüp uzaktan kumandalı arabalara benzettiğimiz çocuklarla kalkıp bir de övünüyoruz, "Şimdiki çocuklar hiç çocuk gibi değil!" Evet, maalesef öyle.
"İyi bir gelecek" fetişizmiyle dayattığımız yüklerin gerekçesi: Sevgi, özen ve ihtimam. Sırtlarına, nasıl taşıdıkları merak konusu olan çantaları asarak, geriye kaykılmış vücutlarıyla okul yoluna sürüyoruz onları, şimdiyi ekmek ve gelecek biçmek üzere.
Öylesine "gerçekçi" bir azap veriyoruz ki, hepsi hayal dünyasında yaşıyor. Okul servisinin penceresinden dışarı anlamsız bir gülümsemeyle bakan oğlan çocuklarını gördüğümüzde artık şaşırmıyoruz. Zihinlerinde oynattıkları Ben Ten
Alien Force maceraları arasında kaybolmuş olduklarını biliyoruz.
Üzerine titrediğimiz şeyleri boğmakta üzerimize yok.
|