|
| |
 |
Millî irade ve kurumsal kuşatma
Necmettin EVCİ necmevci@yahoo.com.tr |
|
|
Cumhuriyet, her ne kadar egemenliği milletin uhdesinde gören bir anlayışla kuruldu ise de, pratik işleyişte millet iradesinin hemen hiçbir zaman tecelli etmediği, edemediği bir gerçektir.
İdris Küçükömer Düzenin Yabancılaşması’nda Cumhuriyet’in bir azınlık yönetimi olarak kurulduğunu yazar. Bu yüzden dayatmacı, halka rağmen halk içinci bir yol izlendi. Dünyanın değişen konjonktürüne uygun olarak yapılan düzenlemeler, rejimin oligarşik karakterini kökünden sarsacak bir mahiyet kazanıyordu. Daha önce ‘Serbest Fırka’ teşebbüsünde görülen bu sarsıcı eğilim, Demokrat Parti dönemi uygulamaları ile önlenemez bir aşamaya gelmişti.
Halk ele geçirdiği ilk fırsatta CHP’nin katı, ideolojik, devletçi hegemonyasından müthiş hesap sormuştu. Esasında DP’liler de, CHP içinden çıkmalarına ve temel dünya görüşleri yakın olmasına rağmen, halk bu harekete gittikçe yükselen ton ve heyecanla, kendi ruhunu, anlamını kattı. DP bu çizgiyi, politika olarak kabullenmek ve o doğrultuda açılımlar yapmak durumunda kaldı.
Varlığını halka karşı konumlanmakla kazanan, kendilerini devletin sahibi gören İnönücü jakoben kadrolar, bir darbe yaparak yönetimi ele geçirdiler. Çünkü Cumhuriyet’e geçildikten sonra, Atatürk Türkiyesine ilk darbe 1938’de İnönü’nün Cumhurbaşkanı seçilmesi ile olmuştur. Atatürk Dolmabahçe’de hüzünlü bir yalnızlıkla öldüğünde, daha önce yönetimden adeta azledilen İnönü, Birinci Ordu komutanı Orgeneral Fahrettin Atay ve diğer subaylarla Genelkurmayı basmışlar, İnönü seçilene kadar Fevzi Çakmak’ı gözaltında tutmuşlardır.
İnönü tam bir komitacıydı. Aynı komitacılık becerisini 27 Mayıs’ta da sahneye koydu. Demokrat Parti iktidarına karşı yapılan darbenin asıl amacı; devleti halktan, meclisi millet egemenliğinden kurtarmaktı. Eğer bu yapılmazsa Türkiye’de tam manası ile demokratik bir yönetime geçilecekti. Yani? Yani bundan böyle halkın arzusu, iradesi, beklentisi, düşüncesi, tercihi iktidar olacaktı? Bunu engellediler. Ne çare ki bütün hür dünyayla beraber biz de siyasi tercihimizi demokrasi yönünde yapmıştık. Üstelik toplum kısmen de olsa adam yerine konmanın, baskısız yaşamanın tadına varmıştı.
DP belki ileri düzeyde demokrat değildi. DP halkın CHP diktası ve tek parti anlayışına karşı duyduğu öfkenin yoğunlaşmasının adıydı. DP; içinde farklı eğilimler taşısa da, son tahlilde CHP baskılarına karşı bir saflaşmanın, toplaşmanın hatta daha doğru deyişle kalkışmanın adresi oldu.
Devleti halka karşı örgütleyen, yine İnönü’nün ifadesi ile milleti ‘düşman’ gören anlayış, yeni anayasal kurumlar ihdas etti. İşin özünde, belli kesimlerin çıkarlarını ve ideolojilerini korumayı amaçlayan bir düzenleme vardı. Çıkar ve ideolojinin birbiriyle bağlantılı kurgulanması, birini elde etmek için diğerine sıkı sıkıya sarılmayı sağlamak içindir. Bu kurumlar kendi içlerinde adeta krallık gibi olmalı; ne meclis, ne halk bu kurumların işleyişine mani olamamalıyı. Bu kurumlar yasama ve yürütme organını kuşatmalı, bütün bir millet istese bile, o kurumların onayı olmaksızın bir irade hayata geçirilmemeli idi.
Seçimlerle halkın iradesi ne yönde tecelli ederse etsin kurulan ve anayasal güvenceyle sağlamlaştırılan bu komprador oligarşik egemenliğin iktidarı sürmeliydi. Ülke işgal edilmiş olsa, işgalciler bir anayasa yapsalar ve anayasal kurumları hayata geçirselerdi, bundan daha kurnazcasını yapamazlardı diye düşündüğüm olmuştur. Yasal bariyerler oluşturarak bir halkın iradesi ancak böyle engellenebilirdi. Böylece Türkiye sözde demokrat bir ülkeydi ama devletçi kurumlar tarafından kuşatma altındaydı. O gün bu gün; genel anlamda devlet iktidarı ile millet iktidarı, doku ve duygu uyuşmazlıkları gereği hep çatışır olmuştur. O gün bu gün, demokrasimiz kuşatma altındadır.
Darbelerden şikâyet ediyoruz. Aslında şimdiye kadar sürüp gelen ve normalmiş gibi kanıksanan bu işleyiş tam manası ile darbe düzenidir. Yani Türkiye’de darbeler olağandışı durumlar olmamış, bilakis demokratik kısa aralıklar olağandışı algılanmıştır. Darbe düzeninin sürüp gitmesi tehlike sayılmamış, demokratik bilinç ve pratiğin yaşanılır olması tehlike sayılmıştır. Tüm müdahaleler vatandaşın demokratik tercihlerinin yoğunlaşması üzerine yapıldı. Cumhuriyet gazetesi ‘Tehlikenin farkında mısınız?’ diye manşetten yapay bir korku pompalarken de, bu amaç güdülüyordu. Orada tehlike diye görülen yönetimin halkın tercihleri ile bütünleşmesiydi. Daha da önemlisi bir tornacı ustasının oğlu olan birinin, bir Anadolu evladının Cumhurbaşkanı seçilmesi durumuydu. Niçin tehlikeydi bu durum? Cumhurbaşkanlığı makamını son kale olarak yazdılar. Kime karşı son kaleydi? Halkıyla barışık bir ülkede Cumhurbaşkanlığı halka karşı düşman üstelik bu düşmanlığın bir kalesi olabilir miydi? Veya Cumhurbaşkanı cumhuru düşman görebilir miydi?
Akıl, duygu, amaç bakımından kendi insanına yabancılaşmış bir devlet paradigması, hangi akla hizmet ettiği bilinmeyen tuhaf bir anomaliyle bu çatışmayı marifetmiş gibi sürdürdü.
Millet iradesi kurumlar tarafından kuşatıldı.
Türkiye demokratik bir ülke olduğundan fazla kurumlar cumhuriyetidir.
Sathi beyanları bir yana bırakalım. Türkiye hiçbir zaman ülkesi, milleti ve devleti ile bir bütün olamamıştır. Bu bütünlüğü sağlamak istiyorsak hiç olmazsa milli kimlik, kişilik ve milli çıkarlar düzleminde devletle millet kaynaşmasının gerçekleştirilmesi gerekir. Bu olmak zorundadır. Yaşadığımız sürecin ana istikametini işte bu yöneliş belirlemektedir. Yönelişin niteliğini ve istikametini fark edemeyenler, Türkiye gerçekliğini ıskalayacak olanlardır. Iskalamaya başladılar bile.
|
|
|